Yorum

CİNAYETİ GÖRDÜK, KATİLİ TANIYORUZ!

Geçtiğimiz hafta henüz üç yaşında olan Âlan Kûrdi’nin sahile vuran ölü bedeninin fotoğrafı alabildiğine dramatik bir şekilde ülke ve dünya gündeminde yer kapladı. Tek bir fotoğraf, yığınla kelimenin özeti olarak hafızalarda yer etti ve “mültecilik dramına” dair bir sorgulamanın kapısını da ardına kadar açtı. Elbette bu fotoğrafa gelene kadar yaşananların yarattığı bir bilinç vardı ama fotoğraf özellikle Suriye’de iç savaşın başlamasından beri her yanımızı saran mülteci sorununa dair, bilinçlerde travmatik bir sıçrama yarattı.

Buna rağmen bu sorgulama sürecinin de alabildiğine manipülasyona açık olduğu açıktır. Öyle ki Recep Tayyip Erdoğan bile çıkıp bu drama dikkat çekmiş(!) -karakterine uygun olarak- Âlan’ın ölü bedeni üzerinden insanlık dersi vererek, kabahati Avrupa devletlerine yıkmış, böylece kendi-TC devleti-nin “vicdanını” parlatma yoluna gitmiştir. B-20 zirvesinde konuşan Erdoğan; “Akdeniz’i mezara dönüştüren ülkeler bu vebale ortaktır, 3 yaşındaki yavrunun hesabını tüm insanlık vermeyecek mi?” diyerek hesabı temize çekme gayretini ortaya koymuştur.

Âlan’ın (aynı kazada ölen annesi ve beş yaşındaki ağabeyinin) Kobanêli olması, zamanında “Kobanê düştü düşecek” diye iştahlananların, üzüntüsündeki/insanlığındaki sahteliği de açık etmektedir. Ama bunun ötesinde TC devletinin Suriye iç savaşındaki muhataplığı, “Emevi camiinde namaz kılma” hülyaları, DAİŞ canilerine (ve diğer cihadist gruplara) başta cephane olmak üzere sundukları destek fotoğrafta yansıyan cinayetin suç ortaklığını da faş etmektedir. Ve bu cinayet muhtelif insan kaçakçılarının üzerine yıkılamayacak kadar komplike bir haldedir. Kamuoyuna yansıyan bu fotoğraf -ve bunun gibi daha onlarcası- sadece bir trajediye değil esas olarak bir cinayete şahitliktir.

Cinayettir, çünkü kimse durduk yere yerini yurdunu bırakmamış, yollara düşmemiştir!

Cinayettir, çünkü kimse kendini bile-isteye ölümün kollarına atmamıştır!

Cinayettir, çünkü ülkelerindeki katliamdan kaçan bu insanlara geldikleri yerde de insanca yaşam koşulları sunulmamıştır! Türkiye’ye gelen Suriyeli göçmenlerin hangi koşullarda yaşadıkları, devlet tarafından ne çeşit uygulamalara maruz bırakıldıkları henüz hafızalarımızda tazedir. Bırakalım ülke sınırlarını, kimi valilerin göçmenleri il sınırlarının dışına atmaları basit örneklerdir. Göçmenler adeta Türk ırkçılığının yeni test sahası haline gelmiş, göz yumulan-yapılan faşist saldırılar birçoğunu yeniden göçe zorlamıştır. Tüm bunlara rağmen devlet tarafından zaten yapılması gerekenler, gerçeğin üstünü örtmek için halkın gözüne sokulmuştur.

Asıl sorumlu emperyalist-kapitalist sistemdir

Yakın tarihini ABD-İngiliz emperyalistlerinin Afganistan ve Irak işgallerine dayandırabileceğimiz bu süreç, en sonu “Arap Baharı”nın sonrasında yapılan emperyalist müdahalelerle aşama atlayarak Ortadoğu-K. Afrika coğrafyasını yangın yerine çevirmiş, bölge halklarını savaşın getirdiği katliam, açlık ve yıkımın kollarına atmıştır. Yüzyıllar boyu emperyalist müdahale, işgal ve sömürgeleştirmenin beşiği olan bu coğrafyanın andaki durumunun bizzat sorumlusu yine emperyalistler ve yerel uşaklarıdır. Burada ülke halklarının emeğinin emperyalist merkezlere akması, doğal kaynakların sınırsızca yağmalanması için doğrudan saldırganlıktan kaçınmayan ya da işbirlikçilerini besleyip halkın üzerine salan emperyalistlerdir. Bu durum tarih boyu göçlerin ortaya çıkmasına, yoksulluğun-yokluğun bağrında çırpınan insanların yeni umutlarla başka ülkelere (“medeni” batıya) “kaçmasına” neden olmuştur.

Ancak yukarıda bahsini ettiğimiz nedenlerle bu durum son yıllarda daha beter bir hal almıştır. Durumun tarifi, Avrupa’nın 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan bu yana en büyük göç dalgasıyla karşı karşıya olduğuna dair tespitlerde özetlenmektedir. “UNCHR (BM Mülteciler Yüksek Komiserliği –bn-) verilerine göre, göçmen sığınmacı nüfusu, 1959 yılında 12 milyona yakınmış. 1993 verileri bu sayıyı 15 milyonun biraz üstünde gösteriyor. Ondan sonra göçmen, sığınmacı sayısında, 2001 yılına kadar bir gerileme var. O yıl toplam sayı 10 milyon dolayındayken sonraki yıllarda hızla artmaya başlayarak 2005 yılında 37.5 milyona, 2010 yılında 43, 2012 yılında 45 milyona, 2014 sonunda da 59 milyona ulaşıyor.” (Ergin Yıldızoğlu-03/09) sayının artış gösterdiği yıllar bile tek başına çok şey anlatmaktadır.

Ama yine de rakamlara konu olanlar şanslı kesimdir. Zira son yıllarda yükselen bir diğer sayı ise âdete katliam düzeyine varan mülteci ölümleridir: “Birleşmiş Milletler (BM) bünyesindeki Uluslararası Göç Örgütü (IOM) tüm dünyada 2014’te hayatını kaybeden mültecilerin sayısını 4 bin 868 olarak açıkladı. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) verilerine göre ise Akdeniz’de 2014’teki ölenlerin toplamı 3 bin 400. UNHCR’in açıklaması 2011’de 1,500; 2012’de 500 ve 2013’te 600’den fazla kişi…” yaşamını yitirmiştir. (Milliyet.com.tr-31/08) Sayının şu zamana kadar her geçen gün arttığını hatırlatmaya gerek yoktur sanırız. Her geçen gün medyaya düşen yeni bir haberle ölü bedenler “evlerimize konuk” olmaktadır.

Burada insan kaçakçılarının insan yaşamını hiçe sayarak, göçmenlerin umutlarını rant kapısına çevirmelerini de hatırlatmak gerekir ancak bu rant alanını yaratanın doğrudan göç olgusuna zemin sunan emperyalist-kapitalist sistem olduğunu gözden kaçırmadan bu söylenmelidir. Aksi halde egemenlerin suçu sürekli kendi üzerinden atan, işlenen cinayetlerin nedenini karartan yaklaşımına ortak olunmuş olacaktır. Ölü bedenler üzerinden “insanlık sorumlu”, “hepimizin kabahati” gibisinden tespitler yapanlar aynı şekilde bilerek ya da bilmeyerek meselenin özünü karartmaktadırlar.

Meşru (yasal) ya da gayrı meşru biçimleriyle her türlü pisliği üreten mevcut sistemdir. Bunun sonuçları ile yüzleşen ise her zaman ve hiç sekmeden ezilen yığınlar olmaktadır. Bu gerçeklikle yüzleşilmediği müddetçe sıklıkla atıf yapılan insanlığın gerçek bir kurtuluşa ulaşma ihtimali de olmayacaktır.

Anlamak zor değildir çünkü aynı “insanlık” ölü çocuk resimlerine yabancı değildir. Vietnam da napalm bombalarından kaçarken, Afrika’da açlıkla boğuşurken, Xalepçe’de babasının kucağında, T. Kürdistanı’nda sözde çatışmalarda katledilen nice çocuk fotoğrafı gerçekliğin açık resimleridir. Bodrum sahiline vuran Aylan’ın küçük bedeni bu zincirin son parçası olmuş, halkı işlenen cinayetin şahitliğine mecbur etmiştir.

Trajik olan ise aynı günlerde TC devletinin, meşruluğu giderek erozyona uğrayan meclisinde yeni bir Irak-Suriye tezkeresinin neredeyse hiç sokak muhalefetine uğramadan kabul edilmesidir. Egemenlerin bu derece pervasızlığının nedeni, halkın etkin bir mücadele sürecine girmemesi, yapması gerekenler tarafından buna yönlendirilememesidir. Bunun karşılığı gazete sayfalarına, televizyon ya da bilgisayar ekranlarına yeni ölü çocuk fotoğraflarının düşmesi olacaktır. O vakit “insanlık”tan bahsetmenin de anlamsızlaşacağı açıktır. Göç yollarında yaşamını kaybeden, en ağır sefalet koşullarında yaşamak zorunda kalan,  ırkçı saldırılara maruz kalan yüzbinlerin varlığı, ölü çocuklara yas tutma zamanı da vermemektedir.

Bu yüzden yapılması gereken ilk şey emperyalistlerin ve özelde TC faşizminin bölgedeki (Ortadoğu ve Kuzey Afrika) savaşa yönelik her türlü hamlesi halka teşhir edilmeli bu konuda etkin bir mücadele hattı tutturulmalıdır. Bunun yanında göçmenlerle dayanışmaya dair bir bilinç yaratmak da önemlidir ki bunun birçok olumlu örneği de verilmiştir. En önemli noktalardan biri de ırkçı saldırıların önüne geçmek ve Türk ırkçılığının her türlü biçimiyle mücadele etmektir. Ölü çocuk fotoğraflarının işaret ettiği görev, buna sebep olan egemenlerin değil bizlerin omuzlarındadır.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu